Bir Ramazan gecesi...
Evde kandiller hafifçe sallanıyor,
camda ayın gümüşü süzülüyor içeri.Baba en baş köşede, elleri açık dua ederken
sanki bütün mahalleyi omuzlarında taşıyor.
Anne, yeni açmış pideyi kırarken gülümsüyor,
o gülüşte yılların sabrı,
o kırışta taze hurmanın tatlılığı.Büyükannenin başörtüsünün ucu yere değiyor
Tam orada kal, sevgili ruhum...
O sükûnetin kucağında,
dalga sesi gibi içimde akan sessizliğin ortasında.
Ne bir adım geri, ne bir fırtınaya doğru...
Sadece duruyorum,
nefesimle bir,
gölgemle barışık.Orada kalıyorum,
gözlerim ufka değil,
içimin en derin gökyüzüne bakıyor.
Yıldızlar orda,
kimsenin dokunmadığı,
Hayatın yolunda, yönümüzü rüzgâr gibi çevirmek
ne kadar hafif, ne kadar özgür kılıyor bizi.
Sıkı yumrukla kavranan direksiyon mu,
yoksa parmak uçlarında dans eden bir tüy mü?Zihnimiz, sonsuz bir nehir gibi akar;
aynı kıyılarda durduğunda daralır ufku.
Bir adım öteye, bilinmeyene uzandığında
yeni köprüler kurar, yıldızlar gibi bağlantılar.Ama her şey dengede açar çiçeğini:
Ne taş kesilmiş bir irade, ne yaprak gibi savruluş.
Kelimelerimiz bile bir damla bal gibidir;
Kimse bilmez içimdeki o boş odayı
kapısı yok, penceresi yok
içeride bir adam oturuyor
ellerini ovuşturup duruyor
soğuk, hep soğukYüzüme baktıklarında
gözlerinin içinde kendi yansımalarını arıyorlar
beni değil
beni asla
bir ayna gibi kullanıyorlar beni
Kardelen
Karadeniz’in sisli yamaçlarında,
Ocak ayının en soğuk gecesinde,
toprak uykuda sanırken,
bir minik baş kaldırır sessizce.
Beyaz yaprakları titrer rüzgârda,
ama kökleri sımsıkı tutunmuş taşlara.
Adı Kardelen’dir o,
Bir zamanlar çocukluk
bir avuç misket,
üç taşla kurulan dünya idi.Şimdi çocukluk
bir ekran,
parmak uçlarında sonsuz evren.